Ana sayfa

Dini soru cevaplar Sohbet Fikralar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I. ITIKAT

A.     ALLÂH'A IMAN

 Allâh'a iman ne demektir?

             Allâh'a iman, Allâh’ýn varlýðýna, birliðina, ezeli ve ebedi olduðuna, yani varlýðýnýn bir baþlangýcý ve sonunun bulunmadigina, esinin, benzerinin, ortaðýnýn, oðlunun, kýzýnýn olmadýðýna; varlýðý kendinden olup varlýðý için bir baþka þeye muhtaç olmadýðýna, yaratýlmýþ olan þeylerden hiç birine benzemediðine, dolayýsýyla düþündüklerimizden ve hayalimize gelen þeylerin hepsinden baþka olduðuna; her þeyi bildiðine, her þeyi gördüðüne, her þeyi iþittiðine, duyduðuna, her þeye gücünün yettiðine, her þeyi yaratanýn O olduðuna.. kýsacasý, her türlü eksiklikten uzak olduðuna yürekten, tereddütsüz bir þekilde inanmaktýr. Ergenlik çaðýna ulaþmýþ her akil sahibinin, Allâh'a bu þekilde inanmasý farzdýr.

 Kur’an’da Yüce Allâh, kendisiyle ilgili olarak bazen biz ifadelerini kullanmaktadýr. Neden?

         Kur’an-ý Kerim’de Allâh Teâlâ bazen, kendisiyle ilgili olarak “biz” ifadesini kullanmaktadýr. Bu, O’nun azamet ve þanýnýn yüceliðini göstermektedir. Hemen bütün dillerde saygý ve yücelik ifadesi olarak tekil yerine çoðul kelimeler kullanýlmaktadýr.

          Genel olarak Kur'an'da, Yüce Allâh'ýn zat ve sýfatlarýndan bahseden ayetlerde tekil zamir, fiillerinden bahsedilirken ise bazen tekil, bazen de çoðul zamir kullanýlmýþtýr. Nitekim, "Sizi Biz yarattýk" (Vâkýa, 56/57), "Üstlerindeki göðe bakmazlar mý? Onu nasýl bina ettik, nasýl donattýk" (Kâf, 50/6), "Andolsun, insaný Biz yarattýk" (Kâf 50/16), "Allah gökleri görebileceðiniz direkler olmaksýzýn yarattý. Yeryüzüne de, sizi sarsmasýn diye sabit daðlar yerleþtirdi ve orada her türlü canlýyý yarattý. Gökten de yaðmur indirip, orada her türden güzel ve faydalý bitki bitirdik" (Lokman 31/10), "Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alamet yaptýr" (Ýsrâ 17/12) gibi fiilleriyle ilgili âyetlerde, hem tekil, hem de zamir kullanýlmýþtýr. Kendi zâtý ve uluhiyeti ile ilgili þu ayetlerde ise, tekil zamir kullanýlmýþtýr: "Þüphe yok ki Ben, rabbinim senin." (Tâ-hâ 20/12), "Þüphe yok ki Ben, Allah'ým, Benden baþka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et." (Tâ-hâ 20/14), "O, kendisinden baþka hiçbir ilâh olmayan Allah'týr." (Haþr 59/22).

B.     MELEKLERE ÝMAN

 Melek nedir?

            Ýslâmî ilimler terminolojisinde melek, nurdan yaratýlmýþ, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve diþiliði olmayan, uyumayan, günah iþlemeyen, Allah'ýn emriyle çeþitli görevleri yerine getiren ve gözle görülmeyen latif, ruhanî ve nuranî varlýklardýr.

 Meleklere iman ne demektir?

          Meleklere îmân, imanýn temel þartlarýndan biridir. Kur'an'da meleklere imanýn farz olduðunu bildiren birçok ayet vardýr: "Peygamber, rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler). Her biri; Allah'a, meleklerine, kitaplarýna ve peygamberlerine iman ettiler." (Bakara 2/285), "… asýl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin … iyiliðidir." (Bakara 2/177).

            Buna göre meleklere inanmayan kiþi, dinden çýkmýþ olur. Nitekim Kur'an-ý Kerim'de, "Kim Allah'ý, meleklerini, kitaplarýný, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, derin bir sapýklýða düþmüþ olur." (Nisa 4/136) buyurulmakta, meleklere düþman olanlarýn, Allah'ýn düþmaný olduðu bildirilmektedir (Bakara 2/98).

 Meleklerin mahiyet ve özellikleri nelerdir?

          Melekler, nurdan yaratýlmýþ, nuranî ve ruhanî varlýklardýr. Onlarda; yemek, içmek, erkeklik, diþilik, evlenmek, uyumak, gençlik ve ihtiyarlýk gibi insanlara ait özelliklerden hiç biri yoktur.

           Melekler Allah'a isyân etmezler. Hangi iþ için yaratýlmýþ iseler o iþi yaparlar. Daimâ Allah'a ibadet ve itaat ederler. Kur'ân'da bu hususa þöyle iþaret edilmiþtir. “Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarý þeyleri yaparlar.” (Nahl, 16/50), “Þüphesiz Rabbin katýndaki (Melek)ler O'na ibadet etmekten büyüklenmezler. O'nu tesbih ederler, yalnýz O'na secde ederler” (A’raf, 7/206),

         Melekler bir anda Allah'ýn emrettiði bir mekândan diðer bir mekâna intikal edecek, hatta yerleri ve gökleri dolaþacak bir kabiliyette yaratýlmýþlardýr. Kur'ân-ý Kerim'de meleklerin kanatlarýnýn olduðu belirtilmektedir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikiþer, üçer, dörder kanatlý elçiler yapan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediðini arttýrýr..”(Fâtýr,35/1) Melekler son derece kuvvetli ve süratli varlýklardýr. Ýnsanlarýn yapamadýklarýný kolayca yaparlar, ulaþamadýklarý yerlere çabucak ulaþýrlar.

           Melekler, Allah'ýn emirleriyle farklý þekillere girebilirler. Örneðin Cebrâil Peygamber'e gelirken bazen Dýhye adýndaki sahabi gibi görünmüþ, bazen da kimsenin tanýyamadýðý bir yabancý gibi gelmiþtir (Müslim; Îmân; 1). Hz. Ýbrahim ve Hz.Meryem'e gönderilen meleklerin de birer insan þeklinde göründükleri yine Kur'ân'da haber verilmektedir (Meryem 19/16-17; Hûd 11/69-70).

        Melekler gözle görülmezler. Gözle görülmeyiþleri onlarýn yok olduklarýndan deðil, gözlerimizin o kabiliyette yaratýlmamýþ olmasýndandýr. Melekleri gözlerimizle müþahade edemeyiþimiz onlarý inkâr etmemizi gerektirmez. Zira gözümüzle görmediðimiz halde varlýðýný kabul ettiðimiz çok þey vardýr. Akýl, ruh, zekâ, sevinç ve üzüntü gibi halleri bunlardan sayabiliriz. O halde meleklerin varlýðýna da ruhumuz ve aklýmýz gibi inanmak zorundayýz.

 Melekler gaybý bilebilirler mi?

           Gayb bilgisi yalnýz Allah'a mahsus olduðundan, melekler gaybý bilemezler. Ancak Allah tarafýndan kendilerine bildirildiði kadarýyla gaybý bilebilirler. Kur'an'da Allah'ýn Hz. Adem'e varlýklarýn isimlerini öðrettiði, sonra da bunlarý meleklere göstererek isimlerini söylemelerini istediði, meleklerin de, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarýz. Senin bize öðrettiklerinden baþka bizim hiçbir bilgimiz yoktur…” dedikleri bildirilmektedir (Bakara, 2/31-32).

 Meleklerin görevleri ve çeþitleri nelerdir?

           Meleklerin temel görevleri, Allah'a kulluk etmek; O neyi emrediyorsa, onu yerine getirmektir. Melekler görevleri açýsýndan bir kaç gruba ayrýlýr. Melekler yerde, arþta veya semada bulunurlar. Yerde bulunanlara arzî, gökte bulunanlara semavî, arþta bulunanlara ise arþî denir.

           Melekler yüklendikleri görevler itibariyle farklý isimlerle anýlmýþlardýr. Bunlardan dördü, büyük melek olarak bilinmektedir: Cebrâîl, Mikâîl, Ýsrâfîl ve Azrail. Bilinen diðer melekler de þunlardýr: Münker-Nekir (Öldümden sonra, kabirde sorguyla görevli melekler), Kirâmen Kâtibin (Hafaza/Ýnsanlarýn amellerini yazmakla görevli melekler), Hamele-i Arþ (Arþý taþýyan melekler), Hazin (Cennet ve cehennemde bekçilikle görevli melekler), Zebânî, Mâlik (Cehennemde görevli melekler), Rýdvân (Cennette görevli melekler), Mukarrabûn ve Ýlliyyûn (Allah'a çok yakýn ve onun katýnda üstün mevkie sahip melekler).

 Dört büyük melek ve görevleri

Cebrâîl

           Dört büyük melekten birinin ismi olup, peygamberlere vahiy getirmekle görevlidir. Kur’an’da bu meleðin ismi Cibrîl, Rûhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emîn, Ruh ve Resul þeklinde geçmektedir. Bütün peygamberlere vahyi getiren Cebrâil’dir. Kur’an’a göre o, karþý konulmayacak bir güce, üstün ve kesin bilgilere sahip, Allah nezdinde çok itibarý olan ve diðer meleklerin kendisine itaat ettiði þerefli bir elçidir. Yenilmez bir kuvvet ve Allah nezdinde büyük bir makam sahibi olduðu ifâde edilmiþtir: “O (Kur’an), þüphesiz deðerli, güçlü ve arþýn sahibi (Allah’ýn) katýnda itibarlý bir elçinin (Cebrâil’in) getirdiði sözdür.” (Tekvir, 81/19-20)

Mikail'in

           Dört büyük melekten biri olup, tabiat olaylarýný düzenlemekle görevlendirmiþtir. Kelime olarak, “Allah’ýn küçük ve sevgili kulu” anlamýna gelen Mikail Kur’an’ýn bir yerinde Cebrail ile birlikte geçmektedir: “Her kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâîl’e düþman olursa bilsin ki Allah da inkar edenlerin düþmanýdýr.” (Bakara, 2/98)

Ýsrafil

           Allah’ýn emri ile kýyamet kopacaðý zaman sûra üflemekle görevlendirilen Ýsrafil, dört büyük melekten biridir. Bir hadiste Ýsrâfil, sahib-i karn (sûr’un sahibi, borunun sahibi) olarak isimlendirilmiþtir (Tirmizî, Kýyamet, 8). Ýsrafil sûr’u iki defa üfleyecektir. Birinci defa üfürdüðünde göklerde ve yerde bulunan her þey yok olacaktýr: “Sûr’a üfürüleceði ve Allah’ýn dilediði kimselerden baþka, göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapýlacaðý günü hatýrla. Hepsi de boyunlarýný bükerek O’na gelirler.” (Neml 27/87); “Sûr’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve daðlar kaldýrýlýp birbirine bir çarptýrýlýnca, iþte o gün olacak olmuþ (kýyamet kopmuþ)tur” (Hakka, 69/13-15). Ýkinci defa üfürdüðünde, bütün insanlar tekrar dirilecek ve mahþer yerinde toplanmak üzere sevk edileceklerdir: “Sûr’a üfürülür. Bir de bakarsýn kabirlerden çýkmýþ Rablerine doðru akýn akýn gitmektedirler.” (Yasin, 36/51).

Azrail

            Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanlarýn canýný olmakla görevlidir. Bu melek Kur’an ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle deðil, melekü’l-mevt (ölüm meleði) þeklinde geçmektedir. “De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleði canýnýzý alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde 32/11) Her insanýn canýný almakla görevli bir ölüm meleði vardýr. Azrâîl bu meleklerin baþýdýr: “Nihayet birinize ölüm geldiði vakit (görevli) elçilerimiz onun canýný alýr ve onlar görevlerinde kusur etmezler.” (En’am, 6/61, A’raf, 7/37). 

C.     KÝTAPLARA ÝMAN

 Kitaplara iman ne demektir?

            Allâh, insanlara doðru yolu göstermek, onlarý dünya ve ahirette mutlu kýlacak ilkeleri bildirmek, akýllarýyla cevaplarýný bulmalarý imkansýz bazý konularda onlarý aydýnlatmak üzere Peygamberler göndermiþtir. Bu peygamberlerden bazýlarýna insanlara teblið edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiþtir. Allâh Teâlânýn Kitap göndermesi, sahifeler halinde baþlamýþtýr. Ýlk sahifeler, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilmiþtir. Sayýlarý henüz son derece sýnýrlý olan, hayatlarý ve iliþkileri henüz kompleks hale gelmemiþ o zamanýn toplumlarýnýn ihtiyacýnýn görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydý.

           Peygamberlerin getirdiði esaslarla ve bu esaslarýn ýþýðýnda insan aklýnýn faaliyetleriyle uygarlýk ilerledikçe, insanlarýn hayat ve iliþkileri daha kompleks hale geldikçe Allâh Teâlâ da daha kapsamlý sahifeler ve kitaplar göndermiþtir. Ýlahi kitaplar son kitap Kur’an-ý Kerim’le zirveye ulaþmýþ ve Kur’an-ý Kerim ilahi korumaya alýnmýþtýr. Artýk bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an-ý Kerim kýyamete kadar insanlýðýn rehberi olacaktýr. Tevrat Hz. Musa’ya, Zebur Hz. Davut’a, Ýncil ise Hz. Ýsa’ya indirilen büyük kitaplardýr.

           Müslüman, Allâh tarafýndan Peygamberlere indirilen kitaplarýn hepsine inanýr. Ancak bu kitaplardan, Allâh’ýn indirdiði gibi hiç bir harfi bile deðiþmeden günümüze kadar ulaþan yegane ilahi kitap, sadece Kur’an-ý Kerim’dir. Diðerleri ise ya tamamen kaybolmuþ veya insanlar tarafýndan deðiþtirilmiþ; böylece asli þekillerini kaybetmiþlerdir. Bu yüzden bugün Kur’an-ý Kerim’in dýþýnda elde mevcut bulunan diðer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allâh’a ait olduðu, hangilerinin ise insanlar tarafýndan bu kitaplara sokulduðunu ayýrt etmek mümkün deðildir.

            Esasen Kur’an-ý Kerim indirildikten sonra diðer ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamýþtýr. Zira Kur’an-ý Kerim, diðer kitaplarýn da ihtiva ettiði Allâh’ýn birliðine Peygamberlerine, kitaplarýna, meleklerine, ahiret gününe iman; canýn, malýn, neslin, aklýn ve dinin korunmasý gibi hak dinin temel esaslarýný yeniden ve en mükemmel bir þekilde ortaya koymuþ, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik etmiþ, tahrif edilen hususlarýn doðrusunu açýklamýþtýr.

 Kur’anda kaç ayet vardýr?

            Kur'ân-ý Kerim'in mânâ, iþaret veya hüküm ifade eden, kýsa veya uzun cümlelerinden her birine "âyet" denir. Âyetlerin sayýsýnda aþaðýda açýklanan bazý sebepler dolayýsýyla  Ýslâm bilginleri arasýnda görüþ ayrýlýðý vardýr:

            a) Ýslam bilginlerinin çoðunluðuna göre surelerin baþýnda yer alan Besmele, Kur'an-ý Kerim'den bir âyettir. Ancak, bunlardan her birinin, baþýnda bulunduðu sûreden bir parça ve sûrenin ilk âyeti olup olmadýðý konusunda görüþ ayrýlýðý vardýr. Þafiî mezhebi âlimleri, söz konusu "Besmele"leri, baþýnda bulunduklarý sûrenin bir parçasý saydýklarý halde Hanefî mezhebi bilginleri, bu Besmelelerin baþýnda bulunduklarý sûrenin bir parçasý olmayýp, her birinin o sûreden ayrý müstakil bir âyet olduðunu, sûrelerin arasýný ayýrmak ve teberrûk olunmak (bereket ve feyzinden yararlanýlmak) için indirildiðini söylemiþlerdir.

            b) Bazý sûrelerin baþýnda, "Yâ-sîn, Hâ-Mîm, Elif-Lâm-Mîm-Râ, Tâ-Hâ..." gibi "huruf-u mukattaa" denilen harfler, bir kýsým bilginlerce, müstakil birer âyet kabul edilmiþ, diðer bir kýsým bilginler ise bu gibi harfleri, baþýnda bulunduðu sûrenin ilk âyetinin bir parçasý saymýþlardýr.

            c) Bazý uzunca cümleler, bir kýsým bilginlerce iki veya üç âyet sayýlmýþken, diðer bazý bilginlerce tek âyet itibar edilmiþtir.

            Netice olarak ayet sayýsýnýn, kýraat imamlarýndan Nâfî 6217; Þeybe 6214; Mýsýrlý bilginler 6226; bir rivayete göre Ýbn-i Abbas 6616 olduðunu söylemiþlerse de, Kufelilerin görüþü olan 6236 sayýsý kabul görmüþ ve yeryüzünde basýlý bütün Mushaflarda ayetler bu sayýya göre numaralandýrýlmýþtýr. Halk arasýnda bilinen 6666 sayýsýnýn herhangi bir dayanaðý olmayýp, çocuklara kolay öðretmek amacýyla yuvarlak olarak söylenmiþ bir rakamdýr. Bu ihtilaflar ayetlerin numaralandýrýlmasýyla ilgili olup, Kur'an'ýn tümü üzerinde bir ihtilaf yoktur.

D.    PEYGAMBERLERE ÝMAN

 Peygamberlere iman ne demektir?

            Yüce Allâh, insanlara kendi içlerinden seçtiði son derece yetkin insanlar aracýlýðýyla dinini bildirmiþtir. Bu kimselere "peygamber" denir ki Allâh ile kullarý arasýnda bir elçi demektir.

             Peygamberlik, Allâh’ýn insanlardan dilediðine verdiði bir görevdir. Çalýþmakla elde edilmez. Ýlk Peygamber, Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) dýr. Bu ikisinin arasýnda, her millete kendi diliyle konuþan peygamberler gönderilmiþtir. Sayýlarýný Allâh’tan baþka kimse bilmez. Bunlardan bir kýsmýnýn adý Kur’an’da geçmektedir.

            Peygamberler de insandýr. Bu bakýmdan yeme, içme, uyuma, dinlenme, evlenme, hastalanma gibi beþeri hususlarda diðer insanlarla aralarýnda bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik deðildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunmasý gereken ortak nitelikler þunlardýr. Sýdk (doðruluk), emanet (güvenilir olma), fetanet (çok zeki ve akýllý olmak), teblið (bildirmekle yükümlü bulunduklarý hükümleri insanlara anlatmak), ismet (günahsýz olmak). Peygamberlerin, peygamberliðini insanlara anlatmak için Allâh kendilerine mucizeler vermiþtir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e de böyle pek çok mucize verilmiþtir. Fakat O’nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç þüphesiz ki Kur’an’dýr.

 Mucize nedir?

            Sözlükte aciz býrakan güçsüz kýlan, karþý konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsýzlýk veren iþ anlamlarýna gelen mucize, dini bir terim olarak, insanlarýn benzerini meydana getirmekten aciz kalacaklarý ve meydan okuma þeklinde, peygamberlik iddiasýnda bulunan zattan adetin hilafýna ve tabiat kanunlarýnýn aksine olarak zuhur eden harikulade olaylara denir. Asýl maksadý, peygamberin nübüvvet davasýný ispat ve doðrulamaktýr. Herhangi bir olayýn mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiþ kiþilerin elinde ortaya çýkmasý gerekir. Mucize gerçekte Allah’ýn fiilidir, “peygamber mucizesi” denilmesi mecazîdir. Bu nedenle olayýn onun aracýlýðýyla olmasý, tabiat kanunlarýnýn çok üstünde ve onlara aykýrý olmasý, iddiaya uygun olarak ortaya konulmasý, bir yalanlama ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve insanoðlunun aciz kaldýðý bir olay türünden gerçekleþmesi gerekir.

           Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle imanýn temel esaslarýndan olan nübüvvetle, diðer yönüyle de vahiy ile alâkalýdýr. Dolayýsýyla mucizeye inanmak gerekir: “Dediler ki: 'Ona, Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!'. De ki: 'Mucizeler ancak Allah katýndadýr ve ben ancak apaçýk bir uyarýcýyým.” (Ankebut, 29/50) Akýl bakýmýndan da mucize imkansýz deðildir. Çünkü her an insanýn çevresinde meydana gelen olaylar hayatýn kendisi ve her sahasý mucizelerle doludur. Varlýklarýn yaratýlmasý, ömrü tamamlanýnca yok olmasý ve hayatýn kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneðidir. Sürekli müþahede ettiðimiz ve bu nedenle deðiþmez sandýðýmýz tabiat kanunlarýný var eden Allâh’týr. Allâh bu kanunlarý dilediði zaman, peygamberleri vasýtasýyla deðiþtirebilir. Bu deðiþiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur. Aksine akýl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser.

 Mucize çeþitleri nelerdir?

            Hz. Peygamber’in nübüvveti esnasýnda ortaya koyduðu mucizeler, manevî (aklî),  hissî (maddî) ve haberî olmak üzere üç þekilde sýnýflandýrýlmýþtýr. Manevî mucizeye en büyük örnek Kur’an’dýr. Çünkü Kur’an her çaðdaki akýl sahibi insana hitap eden, akýllara durgunluk veren, baþkalarýnýn benzerini meydana getirmekten aciz kaldýklarý büyük ve ebedî bir mucizedir: “Eðer kulumuza (Muhammed'e) indirdiðimiz (Kur'an) hakkýnda þüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin, eðer doðru söyleyenler iseniz Allah’tan baþka þahitlerinizi çaðýrýn (ve bunu ispat edin).” (Bakara, 2/23). Bir hadiste de þöyle buyurulmuþtur: “Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarýndaki insanlarýn inandýklarý bir mucize verilmiþ olmasýn. Bana mucize olarak verilen ise ancak Allah’ýn bana vahyettiðidir.” (Buhârî, ݒtisâm, 1). Hissî mucize olarak Hz. Peygamber’in nübüvvet mührü, Ay’ýn ikiye bölünmesi, parmaklarýnýn arasýndan suyun akmasý, bir ziyafet esnasýnda zehirlenmek istenince olaydan haberdar olmasý, bir hurma kütüðünün teessürünü inilti þeklinde duyurmasý; haberî mucizeler için de Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethi, Ýslam’ýn tebliði ve meydana gelen savaþlarla ilgili açýkladýklarý olay ve haberler örnek olarak gösterilebilir.

 Keramet nedir?

           Sözlükte deðer, kýymet gibi anlamlara gelen kerâmet, dini bir kavram olarak Peygamberlik iddiasýyla bir ilgisi olmaksýzýn bir mü’minde harikulâde (olaðan üstü) bir halin meydana gelmesi demektir. Þayet bu hâl kendisinde meydana gelen kimse amelleri sâlih olan biri deðilse o hârikulâde hale istidrâc adý verilir. Keramet, Allah’ýn veli kuluna bir ikramýdýr. Asýl kerâmet, kiþinin istikâmet üzere bulunmasý, hal ve hareketlerinin Kur’an ve Sünnet’e uygun düþmesidir.

 Vahiy nedir, çeþitleri nelerdir?

           Sözlükte gizli konuþmak, emretmek, ilham etmek, îma ve iþâret etmek, seslenmek, fýsýldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarýna gelen vahiy, dini bir terim olarak, Allah’ýn Peygamberlerine iletmek istediði mesajlarýný, doðrudan doðruya veya Cebrail vasýtasýyla bildirmesine denir.

           Kur’ân ve diðer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve gayr-i ilâhi olmak üzere iki kýsma ayrýlýr. Ýlâhi vahiy, Allah’ýn vahyi demek olup 5 çeþittir:

    1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diðer meleklere vahyi (Enfâl, 8/12).

            2- Cansýz varlýklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamýndadýr.

    3- Canlýlardan bal arýsýna vahyi (Nahl, 16/68-69). Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamýndadýr.

           4- Ýnsanlardan Hz. Musa (a.s)’ýn annesine (Kasas, 28/7) ve Hz. Ýsâ (a.s)’ýn havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi. Bu vahiy, fýtrî ilham, îma, emir anlamýndadýr.

            5- Peygamberlere vahiy (Nisâ, 4/162. A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy, ýstýlâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasýtasýyla olur. Sözlü vahiy, Allah’ýn perde arkasýndan Peygamberine hitap etmesidir. Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanýk iken vahyin Peygamberin kalbine ilkasý þeklinde olur. Cebrail vasýtasýyla vahiy;

   a) Peygamber uyanýk veya uykuda iken vahyi Peygamberin kalbine ilkasý ile,

   b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile,

   c) Cebrail görünmeden vahyin çýngýrak sesi þeklinde gelmesi ile olur.

            Vahyin geliþ þekillerinden bir kýsmý, Þûrâ suresinin 51. âyetinde bildirilmiþtir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasýnda bir sýrdýr. Mahiyetini insanlarýn tam anlamasý imkansýzdýr. Vahiy geldiði anda Peygamber titrer, rengi deðiþir, alný terler ve nefesi sýkýþýrdý. Hz. Muhammed (a.s.) gelen vahyi aynen hafýzasýna alýr (Kýyamet, 75/16-19), sonra vahiy katiplerine yazdýrýrdý. Her sene Ramazan ayýnda inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.

              Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan vahy ise, cin ve insanlar arasýnda cereyan eden vahye denir. Zekeriya (a.s)’ýn kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ ve iþâret etmek anlamýndadýr. Þeytanýn þeytana vahyi gibi (En’âm, 6/121); bu vahiy, fýsýldamak ve gizli konuþmak anlamýndadýr.

 Ýlham nedir?

              Ýlhâm, Allah’ýn doðrudan veya melek aracýlýðýyla iyilik telkin eden bilgileri insanýn kalbine ulaþtýrmasý, feyz yoluyla kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi, kalbe konulan iyilik hissi, hayýr duygusu demektir. Ýlhamýn kaynaðý Allah veya melektir. Veliler, ilhamý Peygamberlere vahiy getiren meleðin aldýðý kaynaktan alýrlar. Ýlham, bilgi kaynaklarýný kullanmadan insanýn zihninde (kalbinde) âniden ortaya çýkar. Bir âyette, Allah’ýn insan benliðine hem takvâyý hem de fücuru ilham ettiði belirtilmektedir (Þems, 91/8). Hz. Musa’nýn annesine yapýlan vahyin doðrudan Allah tarafýndan kalbine ulaþtýrýlan ilham anlamýna geldiði genellikle müfessirlerce kabul görmüþtür. Hz. Peygamber, Allah’ýn  kendisine ilham ettiði övgülerle O’na hamdettiðini açýklamýþ (Buhârî, Tevnîd, 36), bir sahabiye “Allah’ým! Bana gerçeði bulma yeteneðini ilham et” þeklinde dua etmesini öðretmiþ (Tirmizî, Daavât, 69), “Sizden önceki ümmetler içinde ilham olunan kimseler vardý. Eðer ümmetimin arasýnda böyle birisi varsa o Ömer’dýr” buyurmuþtur (Buhârî, Enbiyâ, 54). Ýnsan kalbine  bazý bilgilerin ilham edilmesi mümkün olmakla birlikte bunlar genel geçerliliði bulunan kesin bilgi kaynaðý teþkil etmez ve dîni konularda delil olarak kullanýlamaz. Zira ilhama dayalý bilgiler kontrolü mümkün olmayan sübjektif bir nitelik taþýr.

E.     AHÝRET GÜNÜNE ÝMAN

 Ahirete iman nedir?

           Allâh’tan baþka hiç bir varlýk kadim ve ezeli deðildir. Hepsi de Allâh’ýn yaratmasýyla sonradan meydana gelmiþtir. Sonradan yaratýlan þeylerin bir de sonu vardýr. Dünyanýn da sonunun gelip düzeninin alt üst olmasýndan yani Kýyametin kopmasýndan sonra Allâh’ýn emriyle bütün canlýlar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar dirilme denir. Ýnsanlar dünyada yaptýklarý þeylerden sorguya çekilecek, haklý haksýz ayýrt edilecek, kimin kimde hakký varsa alýnacak, herkes dünyada yaptýðý iyilik ve kötülüðün karþýlýðýný mutlaka görecektir. Ýþte bütün bunlara inanmak iman esaslarýndandýr. 

           Ahirete inanmayan kiþi, Kurân ayetlerini de inkar etmiþ olacaðýndan dinden çýkmýþ olur:

            "….Ey iman edneler! Allah'a,peygamberine,peygamberine indirdiði kitaba ve daha önce indirdiði kitaba iman edin.  Kim Allah'ý,meleklerini,kitaplarýný ,peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapýklýða düþmüþ olur." (Nisa:4/136)  ayeti bunu açýkça belirtmektedir.

 Ruh göçü (Reenkarnasyon) ve Ýslam'daki yeri nedir?

             Tenasuh, reenkarnasyon, hulûl kavramlarýyla da ifade edilen ruh göçü, ruhlarýn beden deðiþtirerek dünyaya tekrar tekrar gelmelerine denir. Ruh göçü inancý, Hindistan ve Çin’in büyük bir bölümü baþta olmak üzere bazý ülke ve bölgelerde varlýðýný sürdürmektedir. Bu inanca sahip olanlara göre, ruhun bir defa dünyaya gelmesiyle evreni tanýmasý mümkün deðildir. Bunun için bir beden ölünce ruhu yenisine geçer. Bu yeni bedende ruh öncekine oranla daha da olgunlaþýr. Söz konusu intikal her ömrün sonunda baþka bedende ve varlýkta gerçekleþebilir. Nitekim su, bulut ve gök gürültüsüne dönüþüyor. Yumurta kuþ biçimine geliyor. Palamut, meþe aðacý oluyor. Odun ateþ ve kül halini alýyor.

           Ýslam bilginleri bu inanç tarzýný reddetmiþlerdir. Ýslam inancýna göre ruh, ezelî olmayýp sonradan yaratýlmýþtýr. O, bedenin tamamlayýcýsýdýr. Ahirette beden yeniden yaratýlýnca ruh tekrar ona iade edilecektir. Dolayýsýyle dünyadaki ameline göre mükafat veya cezaya muhatap olacaktýr. Kur’ân’da ruh göçünün olmadýðý kesin olarak ifade edilmektedir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince: ‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiðim dünyada salih bir amel yapayým' der. Hayýr! bu sadece onun söylediði boþ bir sözden ibarettir. Onlarýn arkasýnda, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah)  vardýr.” (Mü’minûn 23/99-100).

 Kabir hayatý nedir?

           Ölümle baþlayýp yeniden dirilmeye kadar devam edecek hayata kabir hayatý denir. Kabir hayatý, "Berzah" diye de anýlmýþtýr. Hz.Peygamber, "Kabir, ahiret duraklarýnýn ilkidir. Bir kimse o duraktan kurtulursa, sonraki duraklarý daha kolay geçer. Kurtulmazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktýr." (Tirmizi, Zühd 5;Ýbn Mâce, Zühd 32) buyurarak ahiret hayatýnýn ölümle baþladýðýný bildirmiþtir.

           Ýnsan öldükten sonra kabre konulunca Münker ve Nekir adýnda iki melek kendisine gelerek "Rabb'in kimdir?", "Peygamberin kimdir?" "Dinin nedir?" diye soracaklar, iman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doðru cevaplar verecekler ve kendilerine cennet kapýlarý açýlarak gösterilecektir. Kafir ve münafýklar ise bu sorulara doðru cevap veremeyecek, onlara da cehennem kapýlarý açýlarak cehennem gösterilecektir. Kafirler ve münafýklar kabirde acý ve sýkýntý içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve sýkýntýsýz bir hayat süreceklerdir (bk. Tirmizî, Cenaiz, 70). Kabir azabý ve nimeti ile ilgili olarak Kur'an'da ve sahih hadislerde çeþitli bilgiler bulunmaktadýr

F.      KADERE ÝMAN

 Kader ve kaza ne demektir?

           Sözlükte ölçmek, tahmin etmek ölçüp takdir ederek tayin etmek; gücü yetmek ve kudret anlamlarýna gelen kader, dinî bir terim olarak, Allah'ýn ebede kadar olacak þeyleri, bunlarýn zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, nasýl ve ne zamanda olacaklarsa onlarýn tamamýný ezelde bilip bu bilgi doðrultusunda takdir etmesine denir. Bu durumda kader Allah'ýn ilim sýfatýný ilgilendirmektedir. O halde kader, Allah'ýn ilmi doðrultusunda, kainatý ve ondaki her çeþit yaratýðý belli bir düzen ve ölçüye göre idare eden ilâhî bir kanundur. Bu konuda Kur'an’da þöyle buyurulmaktadýr: “Gerçekten biz, her þeyi bir ölçü ve dengede yarattýk.” (Kamer 54/49); “Allah her diþinin neye gebe olduðunu, rahimlerin artýrdýðý þeyi ve eksilttiði þeyi bilir. Her þey O'nun katýnda bir ölçüyledir.” (Ra’d,13/8); “Hiçbir þey yoktur ki, hazineleri yanýmýzda olmasýn. Biz onu ancak belli bir ölçü ile indiririz.” (Hicr 15/21); “… O her þeyi yaratmýþ ve yarattýðý o þeyleri bir ölçüye göre takdir etmiþtir.” (Furkân,25/2). "Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uðradýðýnýz hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazýlmýþ olmasýn. Þüphesiz bu, Allah’a göre kolaydýr." (Hadîd 57/22).

           Kazâ ise, Cenab-ý Hakk'ýn ezelde  irade etmiþ olduðu ve takdir buyurduðu þeylerin, zamaný gelince her birisini ezelî  ilim, irade ve takdirine uygun bir biçimde meydana getirmesi ve yaratmasýdýr. Bu takdirde kaza, Allah'ýn tekvin sýfatýný ilgilendiren bir konu olmaktadýr. Bu taným, Ýmam Mâtüridî ve taraftarlarýna göredir. Eþ’arîler ise bunu daha farklý bir þekilde tarif etmiþlerdir: Kaza; hüküm mânâsýnadýr. Allah'ýn eþyayý sonradan nasýl olacaksa ezelde öylece irade etmesidir. Kader ise, Allah'ýn her þeyi vakti gelince, ezelî  ilmine uygun olarak, irade ettiði þekilde yaratmasýdýr.

 Tevekkül Nedir?

           Sözlükte dayanmak, güvenmek, vekil tutmak anlamlarýna gelen tevekkül, terim olarak; hedefe ulaþmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine baþvurduktan ve yapacak baþka bir þey kalmadýktan sonra Allah’a dayanýp güvenmek ve ondan ötesini Allah'a býrakmak demektir.

        Tevekkül, Müslümanlarýn kadere olan inançlarýnýn tabii bir sonucudur. Tevekkül eden kiþi Allah’a kayýtsýz þartsýz teslim olmuþ kiþidir. Tevekkül etmek, tembellik ve miskinlik demek olmadýðý gibi, çalýþma ve ilerlemeye mani de deðildir. Tevekkül, çalýþýp, çabalamak, çalýþýp çabalarken Allah'ýn bizimle olduðunu hatýrdan çýkarmamak ve sonucu Allah'a býrakmaktýr. Kur'an'da, “Çalýþanlarýn ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.” buyurulmaktadýr (Ankebut 29/58-59).

 Ecel nedir? Ömür kýsalýr ya da uzar mý?

           Ecel, kelime olarak mutlak vakit, bir þeyin müddeti veya bir þeyin müddetinin sonu anlamýndadýr. Daha sonra bu kelime insan ömrünün sonu anlamýnda kullanýlmýþ ve bu manada meþhur olmuþtur. Ecel hayatýn son bulmasý ve ölümün gerçekleþtiði zamandýr. Bu anlamý ile her canlý için tek bir ecel vardýr. Bu ecel Allâh'ýn kaza ve takdiriyle olup, asla deðiþmez. Belirlenen ecel, vaktinden ne önce gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir. Bu hususla ilgili Kur'an-ý Kerim'de þöyle buyrulmaktadýr.

            "… Her milletin bir eceli vardýr. Onlarýn eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler." (Yunus 10/49); "Allah, eceli geldiðinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptýklarýnýzdan haberdardýr." (Münâfikûn 63/11).

 Rýzýk Nedir?

           Sözlükte azýk, yenilen, içilen ve faydalanýlan þey anlamýna gelen rýzk, terim olarak, Yüce Allâh'ýn, canlýlara yiyip içmek ve yararlanmak için verdiði her þey demektir. Buna göre rýzk, helal olabileceði gibi, haram da olabilir.

           Rýzk konusunda benimsenen temel prensipler þunlardýr:

           1. Rýzký yaratan ve veren ancak Allâh'dýr. Kur'an'da, "Yeryüzünde hiçbir canlý yoktur ki, rýzký Allâh'a ait olmasýn..." (Hud 11/6) buyurulmaktadýr. Baþka bir ayette de Allah'ýn, dilediðine bol rýzk verip, dilediðinin rýzkýný daralttýðý ifade edilmektedir (Þûra 42/12). Kul, Allâh'ýn evrende geçerli tabii kanunlarýný gözeterek çalýþýr, çabalar, sebeplere sarýlýr ve rýzký kazanmak için tercihlerde bulunur. Allâh da onun bu tercihine ve çabasýna göre rýzkýný yaratýr. Allâh'ýn yegane rýzk veren olmasý, tembellik yapmayý, çalýþmamayý, yanlýþ bir tevekkül anlayýþýna sahip olmayý gerektirmez.  

           2. Haram olan þey de, rýzk kapsamýndadýr. Fakat Allâh'ýn haram olan rýzký, kulun kazanmasýna rýzasý yoktur. Kur'an'da, "Artýk Allâh'ýn size helal ve temiz olarak verdiði rýzklardan yeyin..." (Nahl 16/114) buyurularak, helal yenilmesi emredilmiþ, haram yasaklanmýþtýr.

            3. Herkes kendi rýzkýný yer. Bir kimse baþkasýnýn rýzkýný yiyemeyeceði gibi, baþka biri de onun rýzkýný yiyemez.

 sirk ile küfür arasinda ne gibi fark vardir?

            Küfür Hz. Peygamber’in Allâh’tan getirdiði kesinlikle sabit olan dini esaslardan bir veya bir kaçýný inkar etmek demektir. Þirk ise Allâh Teâlâ’nýn tanrýlýðýna, isim, sýfat ve fiillerinde ve O'na kullukta eþi dengi ve ortaðý bulunduðunu kabul etmektir.

            Þirk ile küfür birbirine yakýn iki kavramdýr. Aralarýndaki fark, küfrün daha genel, þirkin ise daha özel olmasýdýr. Bu anlamda her þirk küfürdür, fakat her küfür þirk deðildir. Þirk Allâh’a, zat, isim ve sýfatlarýna ortak tanýma sonucu meydana gelir. Küfür ise, küfür olduðu bilinen bir takým inançlarýn kabulü ile gerçekleþir.

 islam'in bazi sartlarini yerine getirmeyen, büyük günah isleyen kimselere kafir denir mi?

            Kalbinde inancý olduðu halde inancýný diliyle söyleyen, fakat çeþitli sebeplerle ameli terk eden, dolayýsýyla þirk ve küfür ile münafýklýk dýþýndaki büyük günahlardan birini iþleyen kimse, iþlediði günahý helal saymýyorsa mümindir, kafir deðildir. Fakat büyük günah iþlediði için ceza görecektir. Ancak bu kimse için tövbe kapýsý açýktýr. Yüce Allâh böyle bir kimseyi ahirette dilerse affeder, dilerse günahý ölçüsünde cezalandýrýr. Neticede kalbinde inancý bulunduðu için cennete girdirir.

 sefaat nedir?

            Sözlükte bir baþkasýný desteklemek üzere ona katýlmak, yardýmcý olmak ve aracýlýk yapmak gibi manalara gelen þefaat, ýstýlahta, ahirette günahkar müminlerin affedilmesi, günahý olmayanlarýn daha yüksek derecelere eriþmeleri için peygamberlerin, Allah’a yalvarmalarý, dua etmeleri ve günahlarýnýn baðýþlanmasýný istemelerini demektir. Allah’ýn izni olmadan bir kimsenin þefaat etmesi veya Allah’ýn razý olmadýðý birine þefaatte bulunmasý mümkün deðildir. “O’nun izni olmaksýzýn hiç kimse þefaatçi olamaz” (Yunus 10/3), “Onlar Allah’ýn razý olduðu kimselerden baþkasýna þefaatçi olmazlar” (Enbiya 21/28). Kafir, müþrik ve münafýklar için þefaat söz konusu deðildir. “Artýk þefaatçilerin þefaati onlara fayda vermez.” (Müddessir, 74/48; En’an 6/51) Hz. Peygamber bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarýna þefaat edeceðini haber vermiþtir (Tirmizî, Kýyamet 11, Ýbni Mace, Zühd, 37).

           Hz. Peygamber’in bir de genel ve kapsamlý bir þefaati olacaktýr. Mahþerde bütün insanlar heyecan ve ýstýrap içinde bulunduklarý bir sýrada bunlarýn hesaplarýnýn bir an önce görülmesi için Hz. Peygamber'den þefaat dileyecektir. Buna “þefaat-i uzma” (büyük þefaat) adý verilir. Hz. Peygamber'in bu anlamdaki þefaat yetkisi Kur’an’da “Makam-ý Mahmud” (övülen makam) adýyla anýlýr.

 iman artar veya eksilir mi?

            Ýman inanýlmasý gereken hususlar açýsýndan artmaz ve eksilmez. Bir kimse, iman esaslarýnýn tümünü kabul edip de, bir ya da birkaçýna inanmazsa, iman etmiþ sayýlmaz. Bu durumda, iman gerçekleþmediðinden, artmasý ve eksilmesi söz konusu deðildir. Ancak güçlü ve zayýf olmak açýsýndan farklýlýk gösterir; kiminin imaný kuvvetli, kiminin zayýftýr.

            Ýmanda bu çeþit farklýlýðýn bulunduðuna Kur'an-ý Kerim'de iþaret edilmiþtir: “Herhangi bir sure indirildiðinde, içlerinden (alaylý bir þekilde) 'bu hanginizin imanýný artýrdý?' diyenler olur. Ýman etmiþ olanlara gelince, inen sure onlarýn imanýný artýrmýþtýr.” (Tevbe 9/124); “O, inananlarýn imanlarýný kat kat artýrmalarý için kalplerine huzur ve güven indirendir.” (Fetih 48/4); “Allah'ýn ayetleri kendilerine okunduðu zaman (bu) onlarýn (mü'minlerin) imanlarýný artýrýr.” (Enfal 8/2)

 Ölülerden yardim istenebilir mi?

               Kabir Ziyareti; erkek ve kadýn Müslümanlar için menduptur. Hz. Peygamber, ölüm ve ahretin hatýrlanmasý için kabir ziyaretlerini tavsiye etmiþ, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatýrlatýr” buyurmuþtur (Ýbn Mâce, Cenâiz, 47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi günleri, ayrýca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Zira Hz. Peygamber'in genellikle bu günlerde kabir ziyaretinde bulunduðuna dair rivayetler bulunmaktadýr. Kabirleri ziyaret eden kimse, kýbleye veya ölülerin yüzüne karþý dönerek “es-Selâmu aleyküm yâ ehle kubûr. Ve innâ inþâallahu biküm le-lâhikûn” (Ey kabir halký! Allâh’ýn selâmý üzerinize olsun. Ýnþaallah biz de size (bir gün) kavuþacaðýz.) diyerek selamlar.

            Kabir ziyaretinde bulunan, sevabini ölülere bagsilamak üzere Kur’an-i Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir ziyaretinde, mezar taslarina el – yüz sürülmez, kabirler çignenmez, üzerine oturulmaz ve yatilmaz. Ayrica kabirlere karþý namaz kilinmaz ve ölülere adak yapilmaz. Ziyaret esnasinda ölülerden medet beklemek, kabirlerin etrafinda dolasmak, mum yakmak gibi bidat ve hurafelerden uzak durulmalidir.